DOSYAGÜNDEM

İntihar girişiminde bulunan bireylerde bazı değişkenlerle intihar girişimi ilişkisi (Alıntı/Makale)

  1. (Amasya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi (Sayı 6) Araştırma/Makale “Halil Apaydın/Şuayip Özdemir/Asiye Zoroğlu Ünal”
  2. Dindarlık, Depresyon, Umutsuzluk ve İntihar İlişkisi
    Dindarlık kavramı üzerinde tartışmanın yoğun olduğu bir
    kavramdır. İlgili bilim dalları açısından farklı yaklaşımların olması; hem
    kavramın doğasından hem de bilimsel yaklaşım biçimlerinden
    kaynaklanmaktadır. Bu araştırmada geçen din ve dindarlık kavramları
    daha çok katılımcıların algıladıkları ve bu algıya göre yorumladıkları
    anlam ile sınırlı tutulmuştur (Dindarlık kavramının farklı tanımlamaları
    ve boyutları ile ilgili
    Depresyon ile dindarlık arasındaki ilişkinin genelde ters yönlü
    olduğu yolundadır. Yapıcı’nın aktardığına göre, dindarlık ile depresyon

ilişkisinin araştırıldığı 101 çalışmanın % 64’ünde dindarlık arttıkça
depresyon düzeyinin azaldığı tespit edilmiştir (Yapıcı, 2013: 119).
Yapıcı’nın kendi yaptığı araştırmada ise, depresyonla dinsel eğilim
arasında anlamlı bir ilişki olmadığı; depresyonla dinin etkisini hissetme
arasında ise pozitif bir ilişkinin olduğu tespit edilmiştir (2013: 223).
Bireyin dine bağlanma biçiminin bizatihi yaşam koşulları
karşısında tavır alışında etkili olabileceği düşünülebilir. Ancak, bu
etkileşimin yönü farklılaşmaktadır. Örneğin, Yapıcı’nın yaptığı
araştırmada umutsuzluk ile dindarlık arasında anlamlı bir ilişki
bulunmadığı görülürken (2013: 233); Şahin (2002: 148-152) ve Kimter’in
(2006: 243) yaptıkları araştırmalarda böyle bir ilişkinin kurulabileceği ve
dindar olan bireylerin umutsuzluk düzeylerinin daha düşük olduğu
belirtilmektedir (Dindarlık ile umutsuzluk arasındaki ilişkinin kompleks
ve değişken ilişki biçimleri ile ilgili bkz.: Yapıcı, 2013: 137-138).
Din (dindarlık)-intihar ilişkisi bağlamında karşılıklı etkileşimin
kompleks bir yapı göstereceği kaçınılmazdır. Bunun nedenlerinden
bazılarını şöyle sıralayabiliriz. Birincisi, dinler farklı sosyo-kültürel
ortamlarda farklı biçimlere bürünerek farklı faktörlerle birleşerek intihar
davranışını farklı etkileyebilir. Hıristiyanlık ve İslam din olarak intiharı
ötekileştirirken; bu inançların yaygın olduğu yerlerde kültür ve
adetlerde intiharı dışlar bir görünüm arzeder. Ancak, dışsal ve içsel bazı
faktörler dinin ve geleneğin etkisini aşarak kişiyi intihara götürebilir
(Bkz.: Yapıcı, 2013: 144-145). İkincisi, bireyin kişilik yapısı da intihar
eğilimini belirleyen ana faktörlerden birisidir. Özellikle saldırgan tutum
ile izah edilmeye çalışılan bu duruma göre; dışadönük kişilik özelliğine
sahip bireylerin başkalarına saldırarak öldürme güdüsünü telafi etmeye
çalıştıkları, içedönük bireylerin ise kendilerini öldürmeye yöneldikleri
şeklinde izah edilmektedir (Bkz.: Bandura, 1977’den akt.: Atkinson ve
diğerleri, 2002: 412; Apaydın, 2005: 49).
Farklı teorik ve uygulamalı araştırmalardan elde edilen sonuçlara
bakıldığında (İlgili araştırma bulguları için bkz: Yapıcı, 2013: 146-163)
din (dindarlık) ile intihar ilişkisi arasında doğrudan dinin koruyucu bir
etkisinin bulunabileceği dile getirilmekle beraber Yapıcı’nın da belirttiği
gibi din intiharın önlenmesinde ne sihirli bir değnek, ne de tek başına
kurtuluş reçetesidir. Dini inançlar, değerler, ibadetler ve bağlı bulunulan
cemaat bazen tek tek, bazen de birbiriyle karşılıklı etkileşim içerisinde

intihara karşı engelleyici değil, yerine ve duruma göre birinci ya da ikinci
dereceden koruyucu faktör olarak düşünülebilir

Psikolojik Faktörler
Freud insanın ruhunu iki temel dürtünün etkilediğini savunur.
Bunlar: Seksüel dürtü (Libido diye adlandırılır) ve saldırganlık
dürtüsüdür (Burger, 2006: 80). İntihar, Freud’a göre saldırgan dürtünün
en aşırı haliyle içe doğru yönlendirilerek kendisini yok etme formuna
dönüşmesidir. Eğer depresyon yani kişinin kendisine yönlendirdiği
kızgınlık ölüm dürtüsüyle birleşirse, birey intihara teşebbüs eder
(Fromm, 1996: 149-150). Karl Menninger, Freud’un bu fikrini biraz daha
geliştirmiş ve intiharın gerçekleşmesi için üç bileşenin olması gerektiğini
söylemiştir. Birincisi, öldürmeyi istemektir. Bu saldırgan dürtüyü temsil
eder. İkincisi, öldürülmeyi istemektir. Bu da güçlü kızgınlık duygusunun
içine yönelmesiyle meydana gelmektedir. Üçüncüsü ise ölmeyi
istemektir. Bu da ölüm dürtüsünü temsil eder (Rosen, 1999: 49).
Gerçekleştirdiğimiz mülâkatlardan birinde 21 yaşındaki bayan
denek, duygularını şöyle ifade etmektedir:
‚17 yaşımdaydım. 25 yaşında erkek arkadaşım vardı. Evlenmeye karar
verdik ve sonunda korka korka ailelerimize söyledik. Babam her zamanki gibi
yine bana karşı çıktı. Onunla evlenirsem beni öldüreceğine yemin etti. Ben de
babamdan bu durumun öcünü almak istiyordum. Aklıma gelen tek çare
intihardı. Ölümümün tek bir sorumlusu vardı o da babam. Sonunda tek çare
olan intihar girişiminde bulundum. Kullandığım depresyon ilaçlarını avucuma
boşalttım ve yuttum. Ama ne yazık ki intihar girişimim başarılı olmadı.‛
Bahsedilen görüşler ışığında intihar girişiminde bulunan kişinin
içinde bulunduğu ruhsal durumun kişinin davranış biçiminin
şekillenmesinde önemli rol oynadığını söyleyebiliriz. Güvenini ve çaba
gösterme gücünü yitiren kişi, çoğu kız içine kapanarak başına gelenleri
anlamaya ve çıkış yolu aramaya çalışmaktadır. Ne var ki zamanla ağır
zorlamalar karşısında insanın mantıklı düşüncesi de bozulmaktadır.
İntiharların % 75 ile 80’inin ağır depresyon durumları sonucu ortaya
çıktığı ve depresyonun temel öğesinin çoğunun karamsarlık duygusu
olduğu göz önünde tutulduğunda, kişinin diğer çıkış yollarını

düşünmediğini anlamak güç olmaz. Bazı durumlarda kişiye egemen olan
mantık dışı düşünceye, çöküntü yerine kızgınlık, düşmanlık ve öç alma
duyguları yönelebilmektedir. Bu tür intihar güdüsü özellikle, kişinin
geride bıraktığı yakınlarının onun ölümünden sorumlu tutulabileceği
durumlarda ortaya çıkmaktadır

Biyolojik Faktörler
İntihara neden olan faktörlerden birisi de biyolojik faktörlerdir.
İnsanın biyolojik yapısı zaman zaman onun intihar girişiminde
bulunmasında önemli rol oynamaktadır. İnsanların intiharına sebep olan
biyolojik özelliklerinin başında şunlar gelmektedir; cinsiyet, yaş, kilo ve
hormonların işleyişi. Araştırmamız esnasında görüştüğümüz bir
katılımcı intihar girişimi ile ilgili şu düşüncelerini dile getirmiştir:
‚17 yaşında iken sınıfımızda bulunan bir erkek arkadaşıma ilgi duymaya
başlamıştım. Duygularım zaman içerisinde aşka dönüştü. Onun ilgisini çekmek
için çok çaba gösterdim; ancak bir karşılık göremedim. Sonunda duygularımı
kendisine açmaya karar verdim ve uygun zaman kollamaya başladım. Bir gün
uygun bir anında duygularımı kendisine söyledim. Keşke söylemez olaydım;
verdiği tepki şu oldu: ‘Senin gibi kilolu ve boyu kısa olanlar hiç ilgimi çekmiyor’.
Bu cevapla birlikte dünyam yıkıldı, eve döner-dönmez banyoda bileklerimi
kesmeye çalışırken anneme yakalandım ve intihar girişimim başarısız oldu.‛
Bazı araştırmacılar intihara insanın biyolojik yapısının neden
olduğunu savunmuşlardır. Biyolojik faktörü önceleyen bilim insanları
insanın beden yapısının, kalıtımının ve bedendeki kimyasal
değişikliklerin intihara doğrudan ya da dolaylı olarak neden olabileceği
görüşündedirler. Beden yapısı ile intihar arasında ilişki olduğunu ilk
defa gündeme getiren Sheldon’dur (Bkz.: Öztabağ, 1970: 180-181).
Toplumsal Faktörler
İntihara neden olan faktörlerin başında toplumsal faktörler
gelmektedir. Toplumun değer yargıları, olaylara bakışı, insanların
toplum içinde konumu intihar girişiminde etkilidir. İntiharın toplumsal
nedenleri hakkında bir inceleme yaptığımızda tüm yollar bizi Emile
Durkheim’e götürmektedir. 1897 yılında basılan kitabında Durkheim,
intiharı kişinin sorumluluğundan toplumun sorumluluğuna
taşımaktadır. İntiharın kişisel ve ahlâki bir mesele olmasının yanı sıra

kolektif, insan mutluluğuyla alakalı bir durum olduğunu
savunmaktadır. Durkheim, intiharı üç temel kategoriye ayırmıştır;
Egoistik (bencil), Altrustik (elcil) ve Anomik (kuralsızlık) intiharlarıdır
(Durkheim, 2002: 9-10). Bu kategorileri kısaca ele alacak olursak:
Egoistik (Bencil) intiharlar; kişi toplumla bütünleşemediği, kendini
toplumdan soyutladığı, bir gruba dahil olamadığı zaman gerçekleşir.
Durkheim Protestan toplumlarda Katolik toplumlara göre daha fazla
intihar olgusuna rastlanmasını, Katolikliğin bütünleştirici özelliklerinin
Protestanlığa göre daha fazla olmasına bağlamaktadır (Durkheim, 2002:
186-188).
Gerçekleştirdiğimiz mülâkatlardan birinde 35 yaşındaki erkeğin
dile getirdiği düşünceleri bencil intihara örnek olarak verilebilir:
‚Yaşım sebebiyle ve ailemin çok istemesi nedeniyle evlenmek istiyordum.
Fakat evlenmek için teklif ettiğim hiçbir bayan teklifimi kabul etmiyordu. Bu
duruma canım çok sıkılıyordu. Bir süre sonra bulunduğum arkadaş ortamına da
ayak uyduramamaya başladım. Onlar tarafından kendimi dışlanmış
hissediyordum. Çevremdeki hiç kimse beni anlamıyordu. Artık o kadar çok
bunalmıştım ki intihar etmeyi düşündüm. Fakat sonra vazgeçtim.‛
Altrustik (Elcil) intiharlar; kişi bulunduğu sosyal, politik ya da dini
grupta erir. Kendisini lideri, onun amaçları için feda eder. Elcil intiharlar
kişinin toplumla bütünleşmesinden kaynaklanır. (Durkheim, 2002: 250-
252).
Anomik (Kuralsızlık) intiharlar; kişinin sosyal durumundaki ani
değişimlere ayak uyduramamasından kaynaklanır. Kuralsızlık intiharları
ani çıkışlar biçiminde ortaya çıkar (Durkheim, 2002: 291). 1929 Newyork
Borsası’nın aşırı düşüşünden sonra yaşanan intiharlar bu tür intiharlara
örnek verilebilir. Ayrıca ülkemizde son zamanlarda haberlerde de çok
rastladığımız kredi kartı borçları yüzünden intihar eden bireyler de bu
intihar grubuna alınabilir.
Durkheim’in yaptığı bir araştırma, sonraki yapılan birçok
araştırma tarafından doğrulanmıştır. İçinde yaşadığımız yüzyılda da
intihar olaylarının ekonomik bunalımlar süresinde arttığı, ülkelerin
gelişme dönemlerinde ya da savaş gibi herkesin ortak bir amaç
çevresinde toplandığı durumlarda azaldığı gözlenmiştir. Londra
kentinde intiharları inceleyen Salasbury, toplumdan kopma duygusunun
bu olayların oluşumunda en önemli etmen olduğu kanısına varmıştır.

Hong Kong kentindeki intihar olaylarını incelemiş olan Yap da bu
kentteki intihar olgularının özellikle kırsal bölgelerden göç etmiş kişiler
arasında en yüksek oranda olduğunu saptayarak, anominin önemini bir
kez daha doğrulamıştır (Geçtan, 2000).
Bilindiği gibi, intihar olgularının görülme sıklıkları ülkemizde
bölgeler, kırsal ve kentsel alanlar arasında farklılıklar göstermektedir.
Sosyo-ekonomik gelişmişlik düzeylerine göre, intihar oranları ülkemizin
doğu bölgelerinde azken, oranlar batı bölgelerine gittikçe
fazlalaşmaktadır. Durkheim’in kuralını uygulayacak olursak batı
bölgelerimizdeki toplumsal bütünleşmişlik düzeylerinin düşük, doğu
bölgelerinde ise yüksek olduğunu varsayabiliriz. Buna benzer olarak
doğu bölgelerimizde bireyin toplum tarafından kontrolü daha fazlayken
bu durum, batı bölgelerimizde daha düşüktür. Buradan hareketle doğu
bölgelerimizdeki intiharların, bireyin toplumla aşırı bütünleşmesinden
kaynaklanan elcil intiharlar; batı bölgelerimizdeki intiharların ise bireyin
içinde yaşadığı toplumla bütünleşmemesinden kaynaklanan bencil
intiharlar olduğu söylenebilir. Kuralsızlık intiharlarına gelince; toplumda
hızla yaşanan toplumsal değişim nedeniyle bireyler, kendilerine
yaşamda yol gösterecek değer ve ölçütleri bulmakta zorlanırlar. Bu
durumda meydana gelen intiharlara kuralsızlık intiharları diyebiliriz
(Eskin, 2003: 126-127; Müftüoğlu, 2002: 150-157).
Üvey anne ve babası olan deneklerde intihar eğilimi daha yüksek
olabilir. Bunun nedeni de annesini veya babasını kaybeden birey yeni
anne veya babayla onların boşluğunu dolduramamaktadır. Yaşadığı
sorunlarını üvey anne veya babasına açamaz. Açamadığı bu sorunlar
içinde büyüyerek büyük felaketlere neden olabilir. Bu felaketlerin en
vahim sonucu da intihar davranışı olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca
birey üvey anne veya babadan yeterli şefkat ve destek alamadığı için
kendini daima yalnız hissetmekte ve sorunların içinden bir türlü
çıkamamaktadır. Kendini yalnız hissetme intihar için en büyük risk
faktörlerinden biri olarak karşımıza çıkabilmektedir. Yaptığımız
mülâkatlarda da üvey anne veya babası olan bireylerin intihar etme
riskinin yüksek olduğunu görmüş bulunmaktayız. Üvey anne veya
babası olan denekler duygularını şöyle ifade etmişlerdir.
‚18 yaşımdaydım. Annemi kanserden dolayı kaybettim. Babam annemin
vefatından altı ay sonra hiç tanımadığımız bir kadınla evlendi. Annemden sonra üvey annemi bir türlü kabullenemedim. O da kardeşlerimle beni bir türlü kabullenemedi. Üvey annemiz bizi hiç sevmiyordu. Eve geldiğinde babama bizim yapmadığımız şeyleri, kendine yapmışız gibi anlatıyordu. Artık hayattan bıkmıştım. Evde üvey anne, okulda arkadaşlar, öğretmenler< Hiçbir şey yolunda gitmiyordu. Bu hayata daha fazla dayanamadım ve intihar girişiminde bulundum. Fakat başarılı olamadım.‛ (Erkek, Yaş: 18) ‚Babamı bir iş kazasında kaybettim. Annem babamın vefatından üç yıl sonra biriyle evlendi. O adamı bir türlü sevemedim. Bana bakışları beni o kadar rahatsız ediyordu ki bu durumu anneme anlattım. Fakat ‚Kızım o senin baban sana o gözle bakmaz‛ diye bana kızdı. Aradan birkaç gün sonra annem evde yokken babam tarafından cinsel tacize uğradım. Bu durumu anneme açamadım. Aynı tepkiyi alacağımı biliyordum. Bulunduğum bu psikolojiye daha fazla dayanamadım ve intihar girişiminde bulundum. Fakat başarılı olamadım‛ (Bayan, Yaş: 12)

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı